Edebiyat- öykü B O Y A C I Ç O C U K (*)
Çay ocağını işlettiği iş hanının anahtarı bir gece bekçisinde bir de kendisinde vardı. Çoğunlukla gün doğumundan önce gelirdi, sabah ezanıyla birlikte. Geldiği her “erken” dakika, Bekçi için o kadar fazla uyku demekti. İş hanının yöneticisi ikisine de sıkı sıkıya tembihlemişti: Biri gelmeden diğeri hanı terk etmeyecekti. Bu nedenle sabah ezanını izleyen dakikalar boyunca Bekçinin gözü kapıda olurdu. Fakat o sabah her zamankinden daha fazla sabırsızdı Bekçi; akşamdan hava ayazlama yapmış, kuru soğuk iş hanının içine sinmiş, gündüzden kalan kalorifer ısısından eser kalmamıştı. İki günden beri her yanın buz bağladığı dışarıda ise gece yarısından beri kar yağıyordu. Karakışın zemheri ayı yaşanıyordu! O gün yine, sığındığı köşedeki ocak başının kapı eşiğinde, bütün gece boyunca tir tir titreyerek tombul karısını, karısının hamam örneği ısıttığı sıcak yatağını düşleyerek, iliklerine yerleşmiş soğuktan bir an önce kurtulmak için Çaycı Cuma’nın bir an önce gelmesini bekliyordu. Sabırsızlığına neden buydu Bekçi’nin. Dakikti Çaycı, her zamanki gibi yine gecikmemişti. Girişteki dericinin kendisine verdiği eski ama içi kalınca yünlü kabanı üstündeydi. Kalınca, kürklü yakasını kulaklarını kapatacak biçimde kaldırmış, etrafına da sıkıca sardığı kaşkolle ağzını burnunu iyice korumaya almıştı. Kafasına geçirdiği koyu renk külahı kardan beyaz bir topu andırıyordu. İçeri girer girmez silkeledi üstünü başını. Bekçi ona bakıp geçirdiği soğuk geceyi düşündü, bir an için imrenerek ve kıskançlıkla yutkunduysa da yine de zamanında gelmiş olmasına sevindi. Sabah mahmurluğunu üstünden atmış bir şekilde dinç, her zaman olduğu gibi kısa bir selamlaşmadan sonra doğruca çay ocağına yöneldi Çaycı Cuma. Bekçi de genç yaşından beklenmeyen bıkkın ve üşengeç bir tavırla, her zaman olduğu gibi onun daha semaverin altını yakmasını beklemeden bezgin, yarım ağızla, “Haydi eyvallah” deyip hızlı adımlarla dışarıya attı kendisini. Arkasından bakarak, “Ne tuhaf, bu iş hanında çayımı içmemiş bir o var.” diye içinden geçirdi Çaycı. Doğruydu, mesai saatleri bir biriyle çakışıyordu; Bekçi gece nöbetine geldiğinde Çaycı ocağın altını en az bir saat önceden söndürmüş ve gitmiş olurdu. Gündüz gözüyle de olmuyordu onu, çünkü o saatlerde de evde, yatağında olurdu Bekçi genellikle.. Uğurladıktan sonra onu, işinin başına döndü, bu saatten sonra iş hanı güvenlik açısından Çaycı Cuma’nın sorumluluğundaydı artık. Sabah servisi için hazırlıklarına başladı. Ocağın altını yaktıktan sonra içerisi biraz ılısın diye küçük ısıtıcıyı çalıştırdı. Az sonra gelecek çöp aracına yetiştirmek için hızlı bir temizliğe girişti. Poşetleri doldurduğu küçük çöp kutusunu alarak dışarıya çıktı. Geceden devam eden kar hızından bir şey kaybetmemişti. Kentin üzerini beyaz bir çarşaf misali örtmüştü. İyice kayganlaşmış parkelere dikkat ederek elindekileri dağıtmamak için basamaklara yavaşça basarak aşağıya indi. Yerdeki kar bir karışı geçmişti. Elindekilerini tam boşaltacağı sırada ayağı az biraz uzun, ince ve sert bir cisme çarptı. Sendeledi, dengesini kaybederek yere düştü. Karın kalınlığından olacak herhangi bir yeri incinmedi. Ayağının takıldığı şeyi görmek için ayağa kalktı. Güneş yoksa bile şafak sökmüş, gün ağarmıştı. Kentin gri rengini örten kar her yanı az biraz daha ışıtmıştı. Gözlerini dışarıya alıştırmaya çalıştı. Üstündeki karı silkeledikten sonra ayağıyla, az önce takıldığı sert cismin üzerini temizlemeye başladı. Açığa çıkmakta olan bir bez parçası mıydı ne, bir anlam veremedi başta. Eğildi, eliyle temizlemeye koyuldu bu kez. Çul-çaput gibi bir şeyle örtülü az uzun ve sert cismin bir değil iki tane olduğunu anladı. Yan yana az bükülü vaziyette duruyorlardı. Küçük bir ürküntü bedenini sararken, aklından geçirdiklerinin “kuşku”yu andıran bir titreşimle kafasına yerleştiğini his etti. Hızlandı! Karı temizleyen eller kendisinin değildi artık, mekanik bir alete bağlı otomatik hareket ediyorlardı hızlı,hızlı! Birden durdu Çaycı! Tam doğrulanacakken vazgeçti. Daha da eğildi, önündekini iyice görebilmek için gözlerini ovuşturdu. Yeniden temizlemeye koyuldu. Ama bu kez ağır ve dikkatlice. Birden gözleri uçlarından yırtık bir çift ayakkabıya takıldı. Küçük bir çocuğun papuçlarıydı bunlar! Birkaç saniyeden beri inanılmaz çarpıntı içindeki kalbi yerinden sökülecek gibi oldu Çaycı’nın, gözleri yuvalarından fırlamak üzereydi! O ana dek yaşamadığı bir refleksle geriye attı kendisini, ayağa kalktı ve tüm bedenini saran bir şaşkınlık ve telaşla sağa sola bakındı. İlk duyumsadığı, yaşadığı dehşet anını bir başkasıyla paylaşma isteği oldu. Ne ki, soluksuzdu sokak, kimsecikler yoktu etrafta..Karla örtülü ve yaşamın henüz başlamadığı ölü sokağın ürkütücü sessizliğini bozacak denli gümbürdeyen yüreğinin çarpıntısını bastırmak için Çaycı, iki eliyle göğsünü kapattı sıkıca! Geçirdiği az bir kararsızlıktan sonra önündekine yeniden eğildi. Yerde yatan çocuğun göğüsten sonraki kısmı merdivenin altındaki kuytu bölümünde kalmış, kar gövdesinin sadece belden aşağısını örtmüştü. Sağ kolu üzerinde yatmış vaziyette az yan duruyordu. Dürttü, bir tepki alamadı çocuktan, sol kolunu kaldırdı Çaycı, küçük elini avuçlarına aldı, buz gibiydi. Uzamış tırnaklarının diplerine sinmiş koyu, siyah lekeler dikkatini çekti, baktı bir an “tanıyabilir miyim” diye karanlıkta kalan çehresine doğru uzandı. Yüzü seçilebiliyordu artık, soluksuzdu. Külahını üstüne kadar indirdiği kaşlarının altında kendisine bakar gibi açık fakat kımıltısız duran bir çift gözü görünce irkildi Çaycı! Doğruldu yeniden. Bedenine yerleşmiş çarpıntı içerisinde on-on bir yaşlarındaki çocuğun yüzüne yeniden baktı. Siyah perçemleri külahının altından kayarak alnına dökülmüştü. Yana kaydırdı perçemleri Çaycı. Çocuk şimdi kendisine güler gibi bakıyordu. Yan yatırılmış tahtadan küçük boya sandığının üzerinde duruyordu başı. Az kalın külahı kulağının aşağısına kadar inikti, yastık yerine kullanıyordu, besbelli.. Üstündeki naylon gocuğun altına giydiği kazağın olmayan düğmeleri yüzünden ince boynu açıkta, çıplak duruyordu. Gecenin soğuğundan korur diye yüzünün her iki yanına koyduğu boya fırçaları aşağıya kaymıştı. Plastikten Ekmek teknesini tamamlayan minik taburesi yanda duruyordu. Çaycı, üzerinde yan yattığı sağ kolunu kurtarmak amacıyla cansız küçük bedenini doğrultmak istedi Boyacı’nın. İyice eğilerek yan tarafa geçip sol omzundan çekti. Ama bükülü olan vücudu doğrulmadı. Çocuk, göğsüne sımsıkı bastırdığı bir cisimle birlikte iki büklüm, olduğu gibi beri yana, Çaycı’ya taraf devrildi. Gördüğü bu yeni manzara karşısında gözlerine inanamadı adam! Bedeni baştan aşağıya yeni bir ürperişle sarsıldı: “Olamaz!” diye geçirdi içinden. Vücudunu saran ateşten habersiz, alnında biriken ter damlacıklarının farkında değildi. Çocuğun göğsüne bastırdığı küçük yavruyu elinin altından kurtarmak üzere uzandı ancak alamadı Çaycı, Siyah benekli küçük kedi yavrusunun bedeni de bağrına yaslandığı küçük dostununki gibi, kaskatıydı!
Abdullah KAYA- Kozluk Hevriz1952@hotmail.com ------------------------------ (*) Öykü, BABLEKAN (Pêri Y.2004) , adlı kitabımdan alınmıştır.
|